Heidi’yi Yeniden Okumak
Bazı kitaplar bizi seçer.
Heidi ile yeniden karşılaşmam da biraz öyle oldu. Kozyatağı’ndaki bir sahafta, sepetteki kitapları karıştırırken gözüme ilişti. Çocukluğumun çizgi filmlerinden biriydi. Çocukken severek izlediğim bu hikâyeyi, bugün bambaşka bir gözle okuyacağımı düşündüm. Aynı metin, insanın hayatının farklı dönemlerinde bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Bu düşüncelerle kitabı aldım. İyi ki de almışım.
Bu kez aklımda kalanlar dağlar ya da keçiler değildi; çocukluğa duyulan saygı, insanın kendi olabildiği yere duyduğu özlem ve mekânın insan üzerindeki etkisiydi.
Beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Heidi’nin elindeki parayla ne yapacağına karar verdiği bölümdü.
Heidi, kendisine yeni bir yatak almak istemez. Mevcut saman yatağından memnundur. Tek arzusu, Peter’in kör büyükannesine uzun süre francala alabilmektir.
Büyükbaba, bu tercihin daha rasyonel olduğunu düşünmese de, kararını onun yerine vermez. Bir alternatif sunar; fakat otoritesini dayatmaz.
Bugün çocuk gelişimi üzerine konuşurken sıkça vurgulanan “çocuğu özne olarak görmek” fikrini, Johanna Spyri’nin 1880’lerde böylesine doğal bir sahnenin içine yerleştirmiş olması dikkat çekici.
Çocuk, burada korunması gereken eksik bir yetişkin değildir; iradesine saygı duyulan bir bireydir.
Kitap boyunca beni etkileyen ikinci unsur ise büyükbabanın dönüşümü oldu.
Huysuz ve toplumdan uzak bir adamın sevgi sayesinde yeniden insanlara karışması, edebiyatta yeni bir anlatı değil. Heidi‘yi farklı kılan, bu dönüşümün inandırıcılığı. Büyükbaba bir anda değişmez; Heidi’nin yargılamayan sevgisi ve birlikte kurdukları sade yaşam, onun içindeki şefkati yavaş yavaş görünür kılar. Okur buna inanır; çünkü dönüşümün nedeni olay örgüsünden çok ilişkilerin doğallığıdır.
Belki de bu yüzden Heidi, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ canlılığını koruyor.
Kitapta beni düşündüren bir başka konu ise mutluluğa dairdi.
Gerçek mutluluk, daha fazlasına sahip olmakta değil; kendin olabildiğin bir yaşam kurabilmekte saklı.
Frankfurt’ta Heidi’nin hiçbir eksiği yoktur. Güvenli bir evi, düzenli bir hayatı, hizmetçileri ve maddi imkânları vardır. Yine de her geçen gün biraz daha içine kapanır. Çünkü bulunduğu yer, ona ait değildir.
Dağlarda ise çok daha az şeye sahiptir. Ama keçilerin, çam ağaçlarının, rüzgârın ve özgürlüğün içinde kendisi olabilir. Roman, mutluluğu konforla değil; aidiyetle ve insanın kendi doğasına uygun bir yaşam kurabilmesiyle ilişkilendirir.
Bu noktada aklım ister istemez mimarlığa gidiyor.
Romanı okurken, mekânların da en az insanlar kadar hikâyenin bir parçası olduğunu düşündüm.
Frankfurt’taki konak güvenliği, düzeni ve konforu temsil eder; ancak aidiyet duygusu üretmez. Alpler’deki mütevazı kulübe ise maddi imkân bakımından çok daha yoksuldur. Buna karşın güven, özgürlük ve aidiyet üretir.
İyi bir mekânın değeri, yalnızca sunduğu fiziksel konforla ölçülemez. İnsanların birbirine nasıl davrandığı, kendilerini ne kadar ait hissettikleri ve ne ölçüde özgürleşebildikleri de o mekânın niteliğini belirler.
Biz mimarlar çoğu zaman iyi bir yapıyı estetiği, teknolojisi ya da sunduğu konfor üzerinden tarif ediyoruz. Oysa ki asıl soru şu:
Bir yapı mı inşa ediyoruz, yoksa bir yaşam mı?
Çünkü mimarlık, duvarlar ve çatılar üretmenin ötesinde; ilişkileri, gündelik yaşamı ve aidiyet duygusunu biçimlendirir.
İyi mimarlığın amacı, insanların sadece yaşayacakları değil; kendileri olabilecekleri mekânlar tasarlamak.


