Bir Mimarın Mücadelesine Tanıklık Etmek

Bu yıl içerisinde tamamladığım kitaplardan biri Doğan Tekeli’nin Mimarlık: Zor Sanat kitabıydı. Geçtiğimiz ay bitirdim; ne zaman başladığımı hatırlamıyorum. Okurken çokça not aldım, altını çizdiğim ve üzerine uzun uzun düşündüğüm birçok bölüm oldu.

Tekeli’nin anıları aracılığıyla, 60 yılı aşan deneyime sahip bir mimarın meslek yaşamına ve aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin önemli bir dönemine tanıklık etme fırsatı buldum. Mimarlık, kent, bürokrasi ve siyasi kararların kent üzerindeki etkisi gibi konular kitabın en çok düşündüren taraflarıydı. Yer yer mizahi anlatımı ise bu yoğun içeriği keyifle okumamı sağladı.

En öğretici bulduğum noktalardan biri, Tekeli’nin tasarladığı yapıların hikâyelerini en başından en sonuna kadar anlatmasıydı. İşverenle yapılan ilk görüşmeden eskizlere, tasarım kararlarından şantiye sürecine ve yapının yıllar içindeki kullanımına kadar geçen süreci, mimarın kendi gözünden ve duygularıyla birlikte aktarması oldukça etkileyiciydi. Bu bakımdan kitap, projelerin yalnızca tanıtıldığı bir yayın değil; tasarım süreçlerini, kararları ve deneyimleri aktaran bir anlatı niteliğinde. Bir yapının yalnızca tasarlanmadığını, yıllar boyunca mimarıyla yaşamaya devam ettiğini bu kitapta çok çarpıcı şekilde gördüm.

Benim için en üzücü kısımlardan biri ise Tekeli’nin, zaman içinde geçirdikleri niteliksiz dönüşümler nedeniyle bazı yapılarını artık görmek istemediğini anlatmasıydı. Bir mimarın, üzerinde yıllarca emek verdiği yapının geldiği noktaya müdahale edememesi ve hatta bazı yapılarında müellifliğinden feragat edecek noktaya gelmesi oldukça sarsıcıydı.

Kuşkusuz benim için kitabın en çarpıcı bölümü İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) üzerine olan kısımdı. Tasarım süreci, inşa sırasında yaşanan zorluklar, mimarın yapıyı sahiplenişi, yıllar içinde geçirdiği dönüşümlerin Tekeli’de yarattığı hayal kırıklığı, aldığı cesur kararlar, inadı ve azmi; bir mimarın eserine duyduğu sorumluluğu çok güçlü biçimde hissettiriyordu. Yapının korunması için verdiği hukuki mücadeleyi okurken ona duyduğum saygı daha da arttı. Anlattığı birçok duyguya kendimi yakın hissettim.

Kitabın başında ve sonunda yer alan iki şiir de Tekeli’nin mimarlığa bakışını özetleyen güçlü seçimlerdi. Ben de bu dizelerde kendi meslek deneyimime yakın duygular buldum.

“…ve nihayet gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.”
Bedri Rahmi Eyüboğlu

“Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl size derdimi!
Gönül yarası desem…
Değil!
Ekmek parası desem…
Değil!
Bir dert ki
Dayanılacak şey değil.”
Orhan Veli Kanık

Sanırım kitapta beni en çok etkileyen şey, meslek hayatım boyunca karşılaştığım zorlukların bana özgü olmadığını fark etmekti. Mimarların dertlerinin, mücadelelerinin ve mesleklerini icra ederken yaşadıkları güçlüklerin kuşaklar boyunca büyük ölçüde benzer olduğunu görmek bana bir yandan yalnız olmadığımı hissettirdi; diğer yandan ise mimarlığın ve mimarın, inşaat sektörünün bu kadar büyük olduğu bir ülkede hâlâ hak ettiği değeri göremeyişini yeniden düşündürdü.

Tekeli’nin verdiği mücadelelerde zaman zaman kendimi gördüm. Bazı deneyimleri bana yol gösterdi, bazıları ise ilham verdi.

Kitabın sunuşunda yer alan ve ilk altını çizdiğim cümlelerden biri de şuydu:

“Türkiye, yeterli eğitim verilip verilmediğine bakılmadan çok sayıda mimar yetiştiriyor. Ama onları ya iş veremeyip başka alanlara yönelmek zorunda bırakıyor ya da çağ dışı yönetmelikler içinde, çok kıt olanaklarla çalışmaya zorluyor.”

Bu cümlede özellikle “çağ dışı yönetmelikler içinde, çok kıt olanaklarla çalışmaya zorluyor” kısmının altını çizmiştim. Mimarlık eğitimi boyunca insana büyük ölçüde sınırsız düşünmesi öğretiliyor. Hayal kurmanın, alternatif üretmenin ve her şeyin mümkün olabileceğine inanmanın teşvik edildiği bir eğitim sürecinden geçiyoruz. Ancak ilk gerçek projeyle birlikte yönetmelikler, bütçeler, bürokratik süreçler ve işveren beklentileriyle karşılaşıyoruz. O noktada mimarlık, sınırsız bir özgürlük alanından çok, mevcut sınırlar içinde en doğru çözümü arama pratiğine dönüşüyor.

Aslında bu sınırların konforlu tarafları da var. Hiçbir kısıtın olmadığı bir yerde karar vermek çoğu zaman daha zor. Bazen yönetmelikler, yapmak istemediğiniz bir talebe karşı güçlü bir gerekçe oluyor; bazen ise tam tersine, gerçekleştirmek istediğiniz bir fikrin önündeki en büyük engel hâline geliyor. Sanırım zamanla mimarlık, bu sınırlar içinde düşünmeyi, gerektiğinde onları zorlamayı ve mümkün olduğunda genişletmeyi öğrenmek demek.

Bu yüzden bugün bana göre mesleğin en zor kısmı tasarlamak değil. Asıl zor olan; işverenin beklentilerini, bürokratik süreçleri ve birbirinden çok farklı insanlarla kurulan ilişkileri aynı anda yönetebilmek.

Fotoğraf: İMÇ*
*Bulvar cephesinden görünüm. Kuşlar, Kuzgun Acar (1928-1976), heykel / kabartma, I. Blok
*Kaynak: İmeceden İMÇ ye, 2009.