Persepolis ve Kentin Görünmeyen Mimarı: Siyasal Rejim
Persepolis, ilk bakışta Marjane Satrapi’nin çocukluğunu ve gençliğini anlattığı otobiyografik bir animasyon gibi görünse de, aslında siyasal rejimin, kentin ve kentlinin gündelik yaşamını nasıl biçimlendirdiğine dair güçlü bir anlatı sunuyor.
Film boyunca bir ailenin yaşadıklarını; devrim, savaş, idamlar ve baskılar eşliğinde gündelik hayatın nasıl dönüştüğünü izliyoruz. Hikâyenin bir çocuğun gözünden anlatılması ise yaşananları daha çarpıcı kılıyor. Çünkü siyasal kararların sonuçları en çok çocukların, kadınların ve toplumun ötekileştirilen kesimlerinin yaşamında karşılık buluyor.
Filmin en düşündürücü yönlerinden biri, kadın bedeni üzerinden kurulan siyasal denetim. Başörtüsü yalnızca bir kıyafet değil; kamusal alana kimlerin, hangi koşullarda ve nasıl çıkabileceğini belirleyen bir kontrol mekanizmasına dönüşüyor. Kadınların herhangi bir seçme özgürlüğü yok. Kadının bedeni ve görünürlüğü, siyasal ideolojinin kendini görünür kıldığı alanlardan biri hâline geliyor.
Ancak Persepolis‘i yalnızca kadın hakları üzerinden okumak eksik olur. Film, otoriter rejimlerin kenti ve kamusal yaşamı nasıl dönüştürdüğünü de gösteriyor:
Sokak artık yalnızca dolaşılan bir yer değil; gözetimin ve denetimin mekânı.
Okul yalnızca eğitim verilen bir yapı değil; ideolojinin yeniden üretildiği bir kurum.
Ev ise kamusal baskıdan uzak kalınabilen ender sığınaklardan biri.
Bir mimar olarak filmi izlerken şu soruyu sordum: Kenti gerçekten kim tasarlar? Mimarlar ve şehir plancıları mı, yoksa siyasal iktidarlar mı?
Çünkü bir kentin kimliği sadece meydanları, parkları ve yapılarıyla oluşmaz. İnsanların kamusal alanda ne kadar özgür olabileceği, hangi mekânları kullanabileceği, nasıl giyineceği, nasıl konuşacağı ve kendilerini nasıl ifade edebileceği de kentin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle mimarlık ile siyaset birbirinden tamamen bağımsız düşünülemez.
Film aynı zamanda düşünce özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, kadın hakları, çocuk hakları ve adalet gibi temel hakların otoriter rejimler altında nasıl aşındığını gösteriyor. Bunu büyük sloganlarla değil; bir çocuğun büyüme hikâyesi üzerinden, yalın ve abartısız bir dille anlatması etkisini daha da artırıyor.
Filmin sonunda en çok aklımda kalan ise büyükannenin Marjane’ye verdiği öğüttü: “Kendine karşı hep dürüst ol.” Belki de filmin özü tam olarak burada yatıyor. Baskının en yoğun olduğu dönemlerde bile insanın kendi kimliğini, vicdanını ve değerlerini koruyabilmesi… Marjane’nin hikâyesi bir tek İran’da büyüyen bir genç kadının hikâyesi değil; özgürlüğünü ve benliğini korumaya çalışan herkesin hikâyesi.
Persepolis bana bir kez daha şunu hatırlattı: Kentler yalnızca inşa edilmez; içinde hüküm süren siyasal düzen tarafından her gün yeniden üretilir. Bu yüzden bir kenti anlamak için, o kentin sokaklarına olduğu kadar, onu yöneten rejime de bakmak gerekir.


